Mümin Orhan, 2005 yılında merhum ustası ve Kültür ve Turizm Bakanlığı sanatçısı sedefkar Zafer Karazeybek’ten öğrendiği Osmanlı mirası olan bu sanatı, tarihi Fidan Han’daki atölyesinde sabır ve maneviyat ile işliyor. Deniz kabuklarından elde edilen sedef, Osmanlı döneminde saray kapıları, tahtlar, rahleler, cami minberleri ve müzik aletleri gibi birçok alanda ince işçilikle kullanılarak kendine has bir estetik kazanmış bir malzemedir. Sedef süslemesinin kökleri, milattan önce 3’üncü bin yıla kadar uzanırken; bu teknik, Antik Yunan ve Roma dönemlerinde de tercih edilmiş, Orta Çağ’da ise özellikle Çin ve Japonya’da zirveye ulaşmıştır. İslam dünyasında ise 8’inci yüzyıldan itibaren Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular döneminde cami kapıları ve minberlerde sıkça kullanıldığı ve Osmanlı döneminde en doruk noktasına ulaştığı görülmüştür. 16’ncı yüzyılda saray atölyelerinde çalışan ustalar, eserlerinde estetik unsurların yanı sıra dini ve sembolik anlamlar da taşıyarak bu sanatı daha da zenginleştirmiştir.
‘ALLAH’IN YARATTIĞI MUCİZE, İNSAN ELİYLE SANATA DÖNÜŞÜYOR’
Sedef sanatı, Evliya Çelebi’nin ünlü Seyahatnamesi’nde bile yer bulmuş olup, o dönemde İstanbul’da 100 dükkan ve 500 sedefkarın varlığına işaret ediyor. Mümin Orhan, bu sanatı sıradan bir süslemeden çok daha derin bir maneviyat olarak tanımlayarak, Osmanlı dönemindeki her tasarımın mutlaka Kur’an-ı Kerim’deki ayet ve sure sayılarıyla ilişkili olduğunu aktarıyor.
Sabır ve titizlik isteyen bir sanat dalı olduğunu vurgulayan Orhan, deniz canlılarından elde edilen sedefin insan emeğiyle sanata dönüştüğünü ifade ediyor. “2005 yılında merhum ustam Zafer Karazeybek ile tanıştıktan sonra sedefkarlığa adım attım. Sedef, aslında istiridye kabuğunun şekil bulmuş halidir. Allah’ın yarattığı bir doğa mucizesini, biz insan eliyle işleyerek sanata dönüştürüyoruz. Osmanlı sedefkarlığı, ‘Bu iş camiden hanımefendilerin takunyasına kadar uzanan bir zanaattır’ diyerek geniş bir yelpazeye yayılıyor. Sert yüzeyleri şekillendirip, ayna gibi parlatıyor ve çeşitli motiflerle ruh katıyoruz. Bu nedenle sedefkarlık, Türk süsleme sanatlarının yanı sıra dünya geleneksel el sanatlarının zirve noktalarından biri konumunda” şeklinde bilgi veriyor.
‘İNCE İNCE KESEREK ŞEKİLLENDİRİYORUZ’
Sanatının aşamalarını da aktaran Orhan, “Sedef, okyanuslardan çıkarılan deniz kabuğudur ve bunu yurt dışından temin ediyoruz. Kabuğu küçük parçalara ayırdıktan sonra zımpara ve sulu elmaslarla tıraşlayarak inceltiyoruz. Üzerine desenler çizip yapıştırdıktan sonra kıl testerelerle ince ince keserek şekillendiriyoruz. Sonrasında bu parçaları örneğin bir kutunun üzerine kakma yöntemiyle yerleştirip, zımparalayıp cilasını yapıyoruz” açıklamasında bulunuyor.
Sedef işlemeciliği ile meydana gelen her eser, yoğun emek ve sabır süreçlerinden geçtiğini ifade eden Orhan, “Küçük bir kolye tasarımı en az 1-1,5 gün sürerken, bir sedef kutu ya da Sakal-ı Şerif kutusu yapımı 2 ya da 3 ay alabiliyor. Kapı yapımı ise 6 aya, bazen 1,5 seneye kadar uzayabiliyor. En çok zorlandığım işlerden biri Sakal-ı Şerif kutusu ve saat kadranıydı. Bu tür işler yoğun emek ve sabır gerektiriyor. Bazen 1 hafta içinde biten bir işin zorluğu, insanı bir yıl boyunca çalışmış gibi yorabiliyor” diyerek süreç hakkında bilgi veriyor.
‘BU MESLEKLER İNCİ TANELERİ GİBİDİR, HERKESE EMANET EDİLEMEZ’
Sedefkarlığı kaybolmaya yüz tutan meslekler arasında görmediğini belirten Orhan, “Birçok kişi bu sanatın kaybolma riski taşıdığını düşünüyor ama ben geleneksel el sanatlarının asla kaybolmayacağına inanıyorum. Çünkü bizden sonraki nesillere aktarılması için talebe yetiştiriyoruz. Atölyemize gelen çırakları içlerinden seçerek eğitiyoruz. Bu meslekler, inci taneleri gibidir, herkese emanet edilemez. Türkiye’de gerçek usta sayısı iki elin parmaklarını geçmez; ancak çıraklar ve talebelerle birlikte yaklaşık 150-200 kişi bu alanda aktif olarak çalışıyor. Osmanlı döneminde ise Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre İstanbul’da 100 dükkan ve 500 sedefkar bulunmaktaydı. Yani o dönemde sayı çok daha fazlaydı. Yine de son yıllarda mesleğe dair ilginin arttığını gözlemliyoruz” şeklinde bilgiler veriyor.
EN SANATSAL TARZ; ESER-İ İSTANBUL
Farklı ülkelerdeki sedef işçiliği tekniklerinin çeşitli olduğunu dile getiren Orhan, “Her ülkenin kendine özgü bir yapısı var. Viyana işi olarak bilinen teknikte, renkli sedeflerin kırılıp yüzeye düz bir şekilde yerleştirilmesi esasta yatıyor. Şam işi olarak adlandırılan yöntemde ahşap parçacıklarıyla sedef bir araya getiriliyor. Japonya’da ise sedef kesilip farklı boyalarla kaplanıyor. Ancak bu yöntemler arasında en zorlayıcı ve sanatsal kabul edilen yöntem, bizim ‘Eser-i İstanbul’ tarzımızdır. Osmanlı döneminde yapılan her tasarım, mutlaka Kur’an’daki bir ayet veya sure sayısıyla ilişkilendirilerek hazırlanırdı. Günümüzde elimizde kalan her eserde bu manevi yönü görebilirsiniz” açıklamalarında bulunuyor.








