Türkiye’nin siyasi tarihinde önemli bir figür olan eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, gazeteci Umut Özkan ile gerçekleştirdiği röportajda siyasi geçmişine dair dikkat çekici bilgiler paylaştı. Günay, AK Parti’den ayrılma sürecini, CHP dönemini ve kültür ile adalet anlayışını kapsamlı bir şekilde ele aldı.
Günay, siyasete ilk kez 1973 yılında CHP’nin düzenlediği bir makale yarışmasıyla adım attığını ifade etti. Ödülünü o dönemdeki CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’ten aldığını belirten Günay, 26 yaşında Ordu İl Başkanı seçilerek 1977 seçimlerinde TBMM’ye milletvekili olarak girdiğini aktardı. Genç yaşta siyasete girişinin bazı bedelleri olduğunu da vurguladı. Ecevit ile ayrılık sürecine dair bilgi veren Günay, 1976 Kurultayı’nda merhum Orhan Eyüboğlu’na karşı Deniz Baykal’ı desteklemelerinin kendileri için bir dönüm noktası olduğunu açıkladı. “Bugünden bakınca Baykal’ın adaylığını ve bizim desteğimizi erken ve yanlış buluyorum” dedi. Ayrıca, Rahşan Ecevit ile uyumlu bir ilişki geliştiremediğini de sözlerine ekledi.
12 Eylül sonrası süreçte SHP ve CHP’de aktif görevler üstlendiğini hatırlatan Günay, merkez soldaki bölünmenin partinin gücünü zayıflattığını belirtti. 1991 DYP/SHP Koalisyonu döneminde, 12 Eylül’ün kapattığı partilerin yeniden açılması fırsatını değerlendirerek yeni CHP’yi kurduklarını ifade eden Günay, “Belki de iyi yapmadık. Zaten merkez solda SHP ve Ecevit’in DSP’si vardı, böylece üç parti olduk ve bu parçalanma güçsüzlük yarattı” şeklinde konuştu. 1994 yerel seçimlerinden sonra Refah Partisi’nin kazanmasını CHP’nin oylarıyla açıklamanın adaletsiz olduğunu savunan Günay, gerçek bölünmenin DYP/ANAP ayrışması ve DSP oylarından kaynaklandığını dile getirdi. “İstanbul’da etkili bir çalışma yapamadığımız için yüzde 2’nin altında oy aldık; ama DSP yüzde 12 oy aldı ve asıl bölünme bu yüzden oldu” dedi.
Zülfü Livaneli’nin eğitim durumu konusundaki tartışmalara da değinen Günay, bu bilgilerin dönemin DYP adayı İlhan Kesici tarafından kamuoyuna sunulduğunu, kendisininse yalnızca kamu görevi için aday olan kişilerin özgeçmişlerinin doğru olması gerektiğini belirtti.
CHP’nin yeniden açılması sürecinde Deniz Baykal ile birlikte hareket ettiklerini fakat zamanla aralarında görüş ayrılıkları yaşandığını aktaran Günay, 2004 yılında partiden ihraç edildiğini hatırlattı. Eleştirinin ve itirazın önemine inandığını vurgulayan Günay, “Doğulu toplumlarda liderler eleştiriden hoşlanmaz. Oysa dünyayı değiştiren itaat değil, itirazdır” ifadelerini kullandı.
“İstanbul’daki yapılaşma ve Gezi Parkı sürecinde görüş ayrılığı yaşadık”
AK Parti’yle katılım sürecine de değinen Günay, 2007 yılında Avrupa Birliği üyeliği ve kültürel çoğulculuk konusundaki adımlardan dolayı partiye katıldığını ve 1 Eylül 2007 ile 24 Ocak 2013 tarihleri arasında bakanlık yaptığını söyledi. Bu dönemde Nazım Hikmet’in yurttaşlığının iadesi ve Madımak Oteli’nin kamulaştırılması gibi önemli adımlar attıklarını belirten Günay, ancak 2011 seçimleri sonrası parti yönetiminde “güç zehirlenmesi” yaşandığını ifade etti. Başkanlık Sistemi ve Suriye iç savaşına müdahil olma konusundaki karşı duruşunu dile getiren Günay, İstanbul’daki yapılaşma ve Gezi Parkı sürecinde de ciddi görüş ayrılıkları yaşandığını aktardı. Ocak 2013’te bakanlıktan ayrıldığını, yıl sonundaki yolsuzluk tartışmalarının ardından ise partiden de ayrıldığını kaydetti. Günay, bu dönemi şöyle özetledi:
“Bu dönemde bazı temel konularda Sayın Erdoğan’la görüş ayrılıklarımız keskinleşti. Başkanlık Sistemi arayışlarına ve Suriye iç savaşına dahil olmaya karşı çıktım. İstanbul’daki tarihi silueti bozan yapılaşma konusunda derin görüş ayrılıklarımız vardı. İstanbul’daki rant ve inşaat lobisi sürekli beni şikayet ediyordu, ben de itirazlarımı kamuoyuna duyurmaya çalışıyordum. En son Gezi Parkı’nın yapılaşmasına karşı olduğum için aramızda ciddi bir tartışma yaşandı. Bu tartışmanın ardından, Ocak 2013’te Bakanlıktan, yıl sonundaki yolsuzluk tartışmalarından sonra da partiden ayrıldım. Şimdi yine bağımsızım.”
“Darbe dönemlerinde sadece demokrasi değil adalet de zedelendi”
Kültürün yalnızca sanatla sınırlı olmadığını kaydeden Günay, “Kültür, hayat karşısındaki duruşumuzun bütünüdür. İnsanların birbirleriyle, doğayla ve çevreyle ilişkilerini kapsar” dedi. Adaletin ise “halkın ekmeği” olduğunu belirten Günay, adaletin zedelendiği dönemlerde bireylerin yanı sıra tüm toplumun zarar gördüğünü ifade etti.
Bu durumun yalnızca mevcut döneme özgü olmadığını belirten Günay, “Çok partili sisteme geçtiğimiz süre içinde defalarca benzer talihsiz dönemler yaşadık; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve daha yakın yıllarda. Bu darbe veya müdahale dönemlerinde sadece demokrasi değil, adalet de çok zedelendi. Adaletin zedelendiği dönemlerde yalnızca hukukla başı derde girenler değil, bütün toplum zarar görüyor. Üretim, verim düşüyor, ekonomi zarar görüyor. Bugün de aynı sonuçları yaşıyoruz. Adalet, barışın ve bereketin öncelikli şartıdır.” dedi.
“Türkiye’de belediye yönetimleri tek adam yönetiminin birer kopyası”
Ankara’nın şehircilik anlayışını eleştiren Günay, “Atatürk’ten sonra Ankara’ya şehircilik konusunda uzak görüşlü bir yönetici gelmedi” dedi. Belediye yönetimlerinin daha şeffaf ve katılımcı hale gelmesi gerektiğini ifade eden Günay, “Türkiye’de belediye yönetimleri, ülke çapında şikayet ettiğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam yönetiminin birer kopyası. Bu sistemin gözden geçirilmesi, hesap veren, saydam ve katılımcı yönetimlerin oluşturulması gerekiyor. Yerel halk karar süreçlerinden haberdar olmalı, Meclisler etkili olmalı. Belediyeler, kent rantının yağmalandığı, birkaç kişinin zenginleşme aracı olmaktan çıkmalıdır.” ifadelerini kullandı.
Sanat ve sanatçılarla olan ilişkisine de değinen Günay, hemşehrisi Kadir İnanır ile uzun yıllara dayanan dostlukları olduğunu belirterek, sanatın hayatı yaşanır kılan bir alan olduğunu ifade etti.
“Bunca tecrübemin öğrettiği şudur; spor gençlik, siyaset olgunluk istiyor”
Yaşamına dair “keşke”lerini paylaşan Günay, çok genç yaşta siyasete girmesinin ailesi üzerinde hem maddi hem manevi bedeller doğurduğunu ifade etti. “Keşke yapmasaydım dediğim konuların başında, bugünden bakınca çok genç yaşta siyasete girmiş olmam geliyor. Ben, söylediğim gibi 1974’te en genç il başkanı oldum, 1977 TBMM’sinin de en genç üyesiydim. O zaman bu başarı olarak görünüyordu. Oysa ben siyasette yoğun emek verip yükselirken ailem bunun bedellerini ödedi. Şimdiki aklım olsa mesleğimde daha uzmanlaşmayı, belki akademik bir kariyer kazanmaya








