
Hindistan Yolculuğu – 1. Bölüm: Bombay’dan Mumbai’ye
Allah’tan Türk Hava Yolları var!
Uzun uçuşların nasıl çekileceğini düşünürken insanın imdadına yetişen bir marka. İstanbul Havalimanı’nın Lounge’unda oturmuş, önümde uzun saatler sürecek yolculuğu düşünürken, annemin sesini kulağımda duyar gibi oldum. “Sakın bilmediğin şeyi yeme çocuğum,” diyordu. Ben, “Anneciğim, artık 45 yaşındayım,” desem de, cevabı hiç değişmedi: “Yaşın önemi yok, sen hâlâ benim çocuğumsun.” Bu sözün sıcaklığıyla, bir yandan da arkadaşlarımın “Hindistan’da sokaktan yemek yeme, yoksa hastanelik olursun,” şeklindeki uyarıları zihnimde yankılanırken, önümde açılacak olan kapının ardında neyle karşılaşacağımı merakla bekliyordum.

TTF Mumbai Fuarı Yolculuğu
Bu seyahatin temel amacı aslında işimdi. 11–13 Ağustos 2025 tarihleri arasında Jio World Convention Centre’da düzenlenen TTF Mumbai Turizm Fuarı’na katılmak için yola çıkıyordum. River Rock Hotels and Resorts markasını uluslararası sahnede tanıtmak, sektör liderleriyle buluşmak ve yeni fırsatlar keşfetmek için sabırsızlanıyordum. Ancak bu iş gezisi, çok geçmeden kişisel bir keşif yolculuğuna da dönüşecekti.
Vize Macerası
Her yolculuğun bir ön hazırlığı vardır; benimki de vizemi almakla başladı. Elmadağ’daki bir apartmanın ikinci katında yer alan Hindistan Başkonsolosluğu, dışarıdan bakınca sıradan bir bina gibi görünse de içeride aslında yepyeni bir dünyanın kapıları aralanıyordu. Online başvuru kısmı kolaydı; fakat fotoğraf meselesi öyle değildi. Görevli, arka fonumun “grimsi” olduğunu söyleyip beni geri çevirdiğinde, Hindistan’a gitmeden önce daha İstanbul’da ilk küçük imtihanımı vermiştim. Tekrar fotoğraf çektirdim, başvurdum ve nihayet birkaç saat içinde vizemi elime aldım.
Kardeşimle Beyoğlu’nda bir Arap-Hint lokantasında yemek yedik; belki de Hindistan’a girmeden önce bir prova gibiydi. Ve birkaç gün sonra, içimde hem merak hem de hafif bir endişeyle, uçağa adım attım. Altı saatlik yolculuk boyunca içimde hep aynı soru vardı: “Beni orada neler bekliyor?”
Bombay mı, Mumbai mi?
Sabahın erken saatlerinde Mumbai’ye vardım. Havalimanı kalabalık, sıcak ve nemliydi; daha ilk adımda başka bir coğrafyanın ağırlığı üzerime çökmüştü. O an aklıma takılan şey ise şuydu: “Burası Bombay mı, yoksa Mumbai mi?”

Cevabını aslında yıllar öncesinde almıştım ama farkında değildim. Babam, yaz tatillerinde okumamız için eve kitaplar getirirdi. O kitapların arasında Jules Verne’in 80 Günde Devri Âlem romanı da vardı. Ve işte, o sayfaların arasından, 9 yaşındaki Ünay’ın hafızasına kazınan Bombay ismi, şimdi yeniden karşıma çıkıyordu. Roman kahramanı Mr. Fogg’un yolu Bombay’a düşmüş, dul kadın Aouda’yı ölümden kurtarmış, hatta aralarında ince bir aşk filizlenmişti. Çocuk aklımla büyülenerek okuduğum o satırlardan yıllar sonra, kendimi aynı şehrin sokaklarında buluyordum.
Biraz araştırınca öğrendim ki, Portekizliler 16. yüzyılda buraya “iyi körfez” anlamına gelen Bombahia adını vermiş, İngilizler döneminde isim “Bombay”a dönüşmüş. 1995’te ise Hindu tanrıçası Mumba’dan türeyerek Mumbai adını almış. Ama hâlâ birçok insan şehri eski adıyla anmaya devam ediyor.
İlk Sokak Lezzeti
Otelim havalimanına yakındı. Odaya yerleşmemin ardından rehberim geldi. “Hadi,” dedi, “önce karnımızı doyuralım, sonra şehri keşfederiz.” Söylediği şey, sokak lezzetleriydi. Annemin, arkadaşlarımın uyarıları gözümde canlansa da içimdeki merak daha ağır bastı. Kabul ettim.
Beni küçük bir büfeye götürdü. Tezgâhta hamburger ekmeğinin içine konmuş, baharatlı soslarla süslenmiş mücverler vardı. Yanında da insanın nefesini kesen acı biber. Ortamın kokusu, iştahımı kabartıyordu. Dayanamadım, bir değil, iki tane yedim. Acı biberler öyle yakıcıydı ki, gerçekten kulaklarımdan alev çıkacak gibi oldu. Ama Hindistan’a ilk adımımı, o sokak lezzetleriyle atmıştım artık.
Kutsal İnekler
Şehir turuna çıktığımızda, dar sokaklar ve kalabalık arasında başıboş dolaşan inekleri görmek, televizyonda defalarca gördüğüm bir sahnenin gerçeğe dönüşmüş haliydi. İnsanlar onlara yiyecek sunuyor, taparcasına ilgi gösteriyorlardı. Rehberim, “Bazıları ineklerin sidiklerinde şifa bulduğunu düşünüyor, hatta bunu içenler bile var,” dediğinde şaşkınlığım daha da büyüdü.
Siddhivinayak Tapınağı

Sıradaki durak Siddhivinayak Tapınağı’ydı. 1801’de inşa edilen bu küçük ama ünlü tapınak, Hindu tanrısı Ganesha’ya adanmış. Her salı binlerce insan buraya akın ediyor. Bollywood yıldızları ve politikacılar bile eksik olmuyor.
Ben de ritüelin bir parçası oldum. Ayakkabılarımı çıkarıp elime çiçeklerle dolu bir sepet verdiler. Tütsü kokuları arasında, binlerce insanın omuz omuza ilerlediği kalabalıkta yürüdüm. Kuyruk uzayıp gidiyordu, ama rehberim biraz ek ücret ödeyerek VIP geçiş ayarladı. İçeri girdiğimde, çiçeklerle bezeli sunağın ihtişamı ve dumanın ağırlığı karşısında büyülendim. Çiçekleri bıraktım, boynuma bir fular taktılar, alnıma kırmızı boya sürüldü. O an, hayatım boyunca unutamayacağım bir tecrübe oldu.
Hacı Ali Dergahı
Ardından Hacı Ali Dergahı’na gittik. Okyanusun ortasında, ince bir yolla ulaşılabilen küçük bir adacığın üzerindeydi. Türbeye girmeden başımı beyaz bir örtüyle kapattım. Türbenin hikâyesi 15. yüzyıla dayanıyor: Mekke’ye gitmek üzere yola çıkan tüccar Hacı Ali, burada hayatını kaybetmiş ve anısına önce türbe, sonra da cami inşa edilmiş.
Avluda ise bambaşka bir manzara vardı. Bir grup ilahi söylüyor, insanlar el çırpıyor, kimileri dans ediyordu. Bir an için kendimi 15. yüzyıla ışınlanmış gibi hissettim. Fakat çıkışta gördüğüm yüzlerce dilenci, işin başka bir boyutunu gösterdi. Rehberim, “Bunların çoğu Müslüman bile değil; burada dilencilik bir meslek haline gelmiş,” dediğinde Hindistan’ın karmaşık yüzünü bir kez daha anlamış oldum.
Hindistan Kapısı

Günün sonunda, Mumbai’nin simgelerinden Hindistan Kapısı’na vardık. 1911’de yapımına başlanmış, 1924’te tamamlanmış bu 26 metrelik görkemli anıt, İngilizlerin Hindistan’dan ayrılırken son kez kullandıkları kapı olmuş. Denizin kenarında, görkemli haliyle karşımdaydı. Kalabalık, sıcak ve nem burada da peşimi bırakmadı; fakat gün batımında bu anıtın önünde durmak, insanın içine tarih duygusunu nakşediyordu.
Akşam Yemeği
Artık akşam olmuştu. Rehberimle birlikte, çevredeki bir lokantaya girdik. Benim ölçülerime göre pek temiz değildi ama yine de kabul edilebilirdi. Bir Mersinli olarak gönlüm kebap ve pilavda kaldı. Sipariş verdim. Baharatlı, acılıydı ama tanıdık bir tatla günü kapatmak hoşuma gitti.
Böylelikle Hindistan’daki ilk günüm, rengârenk çiçekler, ağır baharat kokuları, kutsal inekler, görkemli tapınaklar ve kalabalığın hiç dinmediği sokaklarla son buldu. Bu yolculuk, daha anlatacak çok şey barındırıyor. Bir sonraki yazımda Hindistan’ın bana açtığı yeni kapıları paylaşacağım.
- İthal Baharların İstilası: Bir “Thank You” Hezeyanı

- 2026’ya giderken

- Otel Sahipleri, Lütfen Profesyonelleri Dinleyin

- TÜRK İNKILABININ KADINLARI

- Hindistan Yolculuğu – 2. Bölüm: Efsanelerin ve Fuarların Ülkesi

- Hindistan Yolculuğu – 1. Bölüm: Bombay’dan Mumbai’ye

- Yaz Ortasında Yangınlar ve Vicdan

- Tarihsiz Bir Sabah

- Arkasından yazı yazılacak adamlar, Hüsnü TAYANÇ

- Bir Yaşam Biçimi: Kemalizm

- Kartalkaya Yangını: Etik Çöküşün Acı Bedeli

- Dijital Dünyanın Çocukları: Alfa Kuşağı

- Suriye’deki Soydaşlarımız ve Misak-ı Milli’nin Çağrısı

- Kuşaklar Arasında Köprü Olmak

- Atatürk Unutulmaz

- Otelcilikte Kuşaklar ve Efsane Bekir Akkaş

- Eylülde Gel!

- Yunanistan Yolcuları…

- Yabancı Garsonlar…









